19 Şubat 2011 Cumartesi

Parfümün Dansı ve Şubat Ayı

Şubat ayı ne kadar sıkıntılı değil mi? Bir o kadar da soğuk. Şu aralar okuduğum ve muhteşem tasvirlerle süslenmiş "Parfümün Dansı" kitabı Şubat'la ilgili tüm düşüncelerimizi özetliyor gibi.


"Şubat ayı en kısa aydır derler; ama yanılıyor olabilirler, biliyor musunuz?

Takvim sayfalarını karşılaştırdığınız zaman, evet, en kısa oymuş gibi gözükebilir. Şubat, ocakla martın arasında, sandviç peyniri gibidir. İki yandaki dilimlerin kabuklarına değmez. Ayağında lastik şasonlar varken (zaten şubatı çıplak ayak yakalamanıza olanak yoktur) aralıktan bir kafa boyu kısadır. Ama artıkyıllarda filiz verdiği zaman nisanın burnuna kadar gelebilir.

Kuzenlerinden ne kadar daha ufak tefek görünürse görünsün, hepsinden uzun sürüyormuş gibi bir inanca sahiptir. Kışın en gaddar ayıdır. Çok zalim oluşu, maskeli baloya gidiyormuş gibi ilkbahar kılığına girebilmesinden, bunu birkaç saat sürdürüp sonra maskesini sadist bir kahkahayla çıkarmasından, herkesin suratına buzlar tükürmesinden ileri gelir ki, buna uzun süre dayanmak gerçekten güçtür.

Şubat acımasızdır. Aynı zamanda da can sıkıcıdır. Sayfasındaki kırmızı rakamları topladığınız zaman sıfır eder. Bir-iki politikacının doğum günü, kemirgenlerle ilgili bayram... nasıl kutlamaymış öyle? Bu sakin şampanyanın tek köpüğü, Sevgililer Günü'dür. Atalarımızın Sevgililer Günü rozetini şubatın gömleğine takmaları bir kaza değildir. Bu frijit ayda kendine bir sevgili bulacak kadar şanslı olan erkek veya kadının gerçekten kutlayacağı bir şey var demektir."

Şubat soğuk da olsa, o soğukluğu sıcaklığı ile ılımanlaştıran özel bir insan doğmuştur Şubat'ta. O özel insan, hasta yatağınızda yatarken sürpriz yaparak size yaptığı yemekleri getirir. Sizi ne kadar sevdiğini ve size ne kadar değer verdiğini gösterir. Bu sevgi ve değerin karşılıklı olması daha da güzeldir. Seni seviyorum Şubat Sıcaklığım.

2 Ocak 2011 Pazar

Kan Ağacı

Jale Demirdöğen, Kusursuz Veda (bkz: http://bilirkisiraporu.blogspot.com/2009/11/kusursuz-veda.html) romanından sonra yine harikalar yarattığı bir romanla selamladı bizi. Roman diyerek küçültemem değerini, eşi benzeri olmayan bir başyapıt çünkü. İzmir’i, İstanbul’u, radyo programlarını, şarkıları, mutsuzluğu, umudu, sevgiyi ve nefreti iliklerimizde hisettirecek bir kitap. Jale Demirdöğen, 21. yüzyıllın en büyük yazarı ve “Kan Ağacı” edebiyat dünyasında bir dönüm noktası.

Kitabın tanıtım yazısı bir filmin fragmanı gibi, bizi kitaba davet edip en ön koltuğa oturmamızı sağlıyor. Bir film diyorum çünkü kitabın verdiği tat 3 boyutlu bir sinemanın verdiği tada eşit bir duygu. Kitabı okumuyor adeta izliyor ve yaşıyorsunuz ;

"...Hatırlamak tutsaklıktır dostlar! Hatıralar ise geçmişin önünde nöbet tutan güleryüzlü gardiyanlar!.. Diyorum ki unutun! Unutun ve kavuşun geleceğinize! Çünkü özgürlük, geçmişin değil geleceğin ellerinde! Ve unutmayın ki özgürlüğünüzün yalnızca iki kapısı var. Biri aklınız, diğeri ise kalbiniz. İkisinden biri ya da her ikisi birden, farkında bile olmadığınız bir anda kapandı. Açın diyorum! Ve işte şimdi yine, kapıları açık unutarak gidiyorum."

Unutkan, bu geceki son sözlerini tamamladıktan sonra mikrofonu kapattı ve yayını bitirdi. Tutsaklar içinse gece hiç bitmeyecekti.

***
Melike, güllü sedirde ayaklarını altına topladı.
Canan, iyi bir kırmızı şarap seçmek için mahzenin kapısındaydı.
Rüzgâr usulca esip Derman'ın kıvırcık saçlarını karıştırırken, Lucia, parlattığı son gümüş parçayı da vitrindeki yerine kaldırıyordu.
Suna, radyoyu kapattı. Başucundaki kitaba uzanırken ellerine ilaç sürmediğini fark etti.
İncecik atıştırmaya başlayan yağmur altında Fuat, merdivene oturdu ve bir sigara yaktı.
Firuze Hanım, pırlanta taşlı saatinin kelepçesini ve saçlarının topuzunu açıp yatmaya hazırlanırken, Nergis için mahrum bir geceyi daha sessiz bir sabaha başlamanın vakti gelmişti."

Kan Ağacı, içimizdeki korkularla, mutluluklarla, nefretlerle, sevgilerle, bencilliklerle ve kaybolmaya başlamış insanlığımızla yüzleştirdi beni. Radyocu Özgür’ün kısımları terapi gibiydi mesala. Okuyan herkes bu terapiye katılacak ve belki de kendine bile itiraf edemediği şeyleri fark edecek, okuduğu yere bırakacak tüm soru işaretlerini ve tüm cevaplarını.

Jale Demirdöğen “bekleyici” kavramıyla da tanıştırıyor bizi. Nasıl güzel bir sözcük ve nasıl da güzel bir keşif!

"Bir bekleyici nasıl beklemesi gerektiğini bilir. Bekleyiş ne kadar uzun sürerse, hasret o kadar anlamsızlaştırır zamanı. Saatler ve beklenenin yüzü birbirine karışır. Her şeyi unutulur o'nun; bir tek bakışı unutulmaz. O unutulsa, zaten bekleyici olunmaz.

Herkes birini bekledi. Kimi, gidenlerin dönüşünü... Kimi, dönmeyenlerin ölüşünü..."

Kısacası Nemesis Kitap'tan çıkan bu şahaseri okumamak büyük bir kayıp olur.

Nemesis Kitap: http://www.nemesiskitap.com/index.php?ModelId=22

26 Ekim 2010 Salı

Genel Müdürle Aynı Tuvalette (Gerçek Bir Yaşam Hikayesi ve Dram)

Tuvaletler özel anlar içindir. O yüzden tuvaletleri paylaşmayı sevmiyorum. Kendimle başbaşa kalmayı seviyorum tuvaletlerde. Öyle fantazik şeyler için değil tabi, büyük ve küçük olmak üzere 2'ye ayırabileceğimiz zaruri şeyler için.


Evimizde bu mahremiyeti sağlayabiliyoruz. Peki ya işyerlerinde? İşyerlerinde tabii ki sağlayamıyoruz. Sağlayabilseydik bu sabah ben ve Genel Müdürle yan yana pisuvarlarda aşağıdaki diyaloğu gerçekleştirmezdik.

(Bilirkişi küçük tuvaletini yaparken kapı açılır ve Genel Müdür içeri girerek yan pisuvara konuşlanır.) (Bundan sonra Genel Müdür GM, Bilirkişi de B olarak anılacak ve bu diyalog okunduktan 5 dakika sonra kendini yokedecektir.)

GM: Nasıl gidiyor bilirkişi? Keyifler nasıl?
B: (Göz teması kurmamaya çalışarak önüne bakar) İyi gidiyor X Bey. Sizin keyifler nasıl?
GM: İyi gidiyor. Satışlar iyi değil ama. Biz sektörün en iyisiyiz. Potansiyel var.
B: Evet var X Bey. (Çişini mi yapsa yoksa adamı dinleyip göz teması mı kursa karar verememiş acıların çocuğu. Arka fonda prostatlı müdürünün çiş sesi)
GM: Potansiyel var ama olmuyor. Tenis maçı gibi olmalıyız. Şu anda otomatik makineden gelen topları karşılıyoruz.
B: Evet toplar! (Şaka mısın yaaa? Sadece işemek istemiştim oysa.)
GM: Primler iyi, satışlar sabit. Her şey önceden belirlenmiş, aynı hedefte gidiyoruz.
B: Evet satışları arttırmalıyız. (Papağan gibi şokun etkisinde hala)
GM: Tenis maçı gibi gelen her topu karşılamalıyız. Makineden değil rakibin attığı toplara ayak uydurmalıyız. (Patron metaforun damına koydu affedersiniz)
B: Tabi X Bey. (Şoku atlatıp toparlamaya ve tuvaletten kaçmaya çalışır) Bizde o potansiyel var, iyi bir strateji ile her şeyi yapabiliriz. (Dünyayı biz yöneteceğiz gazı oluşur. Gaz dediğimiz kokulu kötü gaz değil tabi, anladınız siz)

Elleri yikama aşamasına geçince Genel Müdür daha hızlı davranıp elini çabucak yıkar ve aynada "Robert De Niro - Analyze This" göz temasını kurarak "Herkesten en iyi performansı bekliyorum. Görüşürüz" der ve diyaloğu sonlandırır. GM çıktıktan sonra da Bilirkişi aynaya bakakalır, yüzünde şapşal bir bakışla.

Evet, tüm bunları yaşamak zorunda değilim değil mi? Yani tenis maçlarını ve toplarını dinlemek zorunda değilim sabah sabah. Tuvalet mahremiyettir ve bu mahremiyeti kullanarak işyeri tuvaletinde kendimi soyutlayabilmeliyim. Yöneticilerimizle tuvalette karşılaşmak zorunda olmamalıyız. Yan yana pisuvarlarda işememeliyiz. Müdürümüzün sıçtığını bilmek veya koklamak zorunda kalmamalıyız. Tuvalet manifestosu mu oluştursam acaba. Yiterin yaaa.

Not: Bu yazıda kullanılan görselin gerçek hayattaki kişilerle hiçbir ilgisi yoktur.

6 Temmuz 2010 Salı

Yarım

Bir okuyucunun favori bir yazarının olması ve her kitabının başucu kitabı olması çok özel bir duygudur. Merakla ve sabırla yeni çıkacak kitabını beklersiniz ve çıkar çıkmaz da hemen bitirip başucunuza yerleştirirsiniz. Emre Kalcı, Mayıs 2010’da 5. kitabı “Yarım”ı Nemesis Yayınları’ından çıkardı ve başucumda özel yerine yerleşti. Aşk'ı hiç kimse onun gibi anlatamaz ve hiç kimse onun gibi yaşayamaz, hep onu söyler ona inanırım. Onun bakış açısından anlatılmış her şey belki binlerce kez önceden anlatılmıştı, ama onun öyle yüce ve kutsal bir yeteneği var ki ilk defa duyuyormuş gibi dinliyorsunuz kulağınıza fısıldadıklarını. Evet, kulağımıza fısıldıyor söylemek istediklerini... Bağırmadan, çağırmadan, canımızı yakarak... Biz de anlıyoruz sessizce her söylediğini.

Kim bilir kaç hayat bulmuştur Emre Kalcı'nın sözcüklerinde kendini, kim bilir kaç aşk terk etmiştir benliğini okuduğu her yarada, kim bilir kaç can fark etmiştir yarım kaldığını. Birinin vedası ile ilk dokunuşunun arasındaki zaman dilimi...

Kimi sevsek sapasağlam bulamıyoruz. Ya yaralanmıştır ve yarım gelmiştir hayatımıza ya da yükünü koltuk altına sıkıştırmıştır ve kapı eşiğinde bekliyordur bizi yükünü fark ettirmeden. Yaralanmış ve yarım kalmış...

Kitap kapağı gibi ısırılarak yarım bırakılmış kurabiyenin naifliğini taşıyor Emre Kalcı'nın yazdığı her sözcük. Adı gibi yarım bir kitap, yarım kalmış aşkları anlatıyor.

"... Veda en çok, sizin ona son dukunuşunuzla, başkasının ona ilk dokunuşu arasındadır… Tüm hayatınız o iki dokunuşun arasında şekillenir… Ya kendinizi kurtarırsınız yada geç kalıp kaybolursunuz… Veda uzar, uzar ve sihirli bir dokunuş gibi,bir başkası ona dokunduğunda sona erer… Bir hikaye yarım kaldığında,tamamlansaydı ne olurdu merakının esiri olmakla, iyi ki daha çok yaralanmadım hissinin arasında bir yerde durursunuz…

Aşk bir suçluyu,suçtan daha çok sevmektir. Evet onlar suçludur,çünkü bir kez tadına bakılmış her şey hayatta yarım bırakılmış demektir…"


Kitaptan taptığım bölümler;

"... Veda en çok,sizin ona son dukunuşunuzla,başkasının ona ilk dokunuşu arasındadır…"

"Bir odada tek başına unutuldukça, yanlışla yalnızı sonunda doğru yazmaya mecbur bırakır bazıları..."

"Bazen bir şehir bile alır başını gider, biri başka bir şehre yürüyünce..."

"Hırsız elmayı soyuyor, mektupların çekmecesindeki gözler doluyor; sen bıraktın ya elimi, bugün her şey toplanıp sürgüne gidiyor..."

"Her başkasına baktığında haram var artık gözlerinde; benimse, her dalgada kanayan, denize sıfır bir yaram var..."

"Hepsiyle vurdun beni; yirmi dokuz harften birini bile bırakmadın geriye..."

"Seninle kan bağı değil an bağı vardı aramızda; sırf o anlar yüzünden, bir düş görmek için uyumakla geçti zaman..."

"Kaç saat yeter birinin gözlerini unutmak için, kaç kirpik dayanamayıp gözyaşıyla intiharı seçer; kaç kişi bilir cevabını, her göz bebeği büyüyünce evi terk mi eder?"


Emre Kalcı'nın bu kitaptan önceki kitabı "Kir" ile ilgili yazım: http://bilirkisiraporu.blogspot.com/2009/11/emre-kalc-ve-aska-dair-her-sey.html