19 Ağustos 2009 Çarşamba

Tuğçe Kazaz - It Girl

Tuğçe Kazaz'ın tekne direğine çıktı haberlerini gördükten sonra kendisini "it girl" olarak düşündüm. Dürüst olmak gerekirse Tuğçe'nin kimseyi takmaması ve dilediği gibi yaşamasını takdir ediyorum. "It girl" dedim ya, aklıma sonra aykırı yaşamları ile dikkat çeken zamanın "it girl"leri Edie Sedgwick ve Uschi Obermaier geldi. Gözler önünde olduklarından yaşam tarzları yüzünden yapılan eleştirilerden çok yıpranmış ve çok üzülmüşlerdi zamanında. Umarım o da mutsuz olmaz bu kadar.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kına Gecesi ve Düğün Çemberi

Geçen hafta teyzemin kızı evlendi ve maaile düğüne teşrif ettik. Düğünlerin en çok bu yönünü seviyorum zaten. Tüm akrabaların aynı olay yerinde kümelenmesi çok hoşuma gidiyor. Şamata, kaos, kara komedi, gelinin gözyaşları, kuaför dramaları, dedikodular, çekiştirmeler, kavgalar, nefis yemekler ve eğlence, hepsini 2 güne sığdırabiliyoruz; Kına gecesi ve Düğün.

Kına gecesi ile başlayalım. Düğünün en gereksiz, en saçma sapan ve en ne idiğü belirsiz gecesi. Pre-party gibi bir konsept olsa gerek. Eskilerin 40 gün 40 gece düğünlerinden günümüze kadar azala azala gelmiş bir gece. İnsan üzülüyor tabi kına gecesine, sen git 40 geceden 2 geceye in ve en saçma sapan gecesi ol düğünün. Hele hele bir de mahalle kına gecesi ise bahsettiğimiz gece, içler acısı bir gece olduğunu hepimiz tahmin edebiliyoruzdur herhalde. Sokak arasında gelin ve damadın cicileriyle birlikte gelip ilk dansı yaptıkları ve daha sonra da "ikoncan" olma çabasıyla saçları yapılmış teyzeler, kocaları ile birlikte sokak ortasına, pardon dans pistine atarlar kendini. Mahalle kına geceleri İstanbul'da ölmüş bir gelenek olarak biliyordum ama geçen hafta henüz ölmediğini gördüm. Talihsiz Şeyler Kişisi daha önce bir dostumuzun düğününde "A be G, sen nasıl bir kızmışsın böyle! Sen ne çirkefmişsin, sen bize hiç bu yönünü göstermemişsin!" diye hayıflanmıştı bir düğünde.

Evet, bu düğün ve kına gecelerinde gelin hanım bir canavara dönüşür ve gözüne "herşey mükemmel olmalı" hırsı bürür. Örneğin teyzemin kızı kına gecesinde, kına ritüel kıyafetini de sayarsak, 3 kıyafet değiştirdi. Cevabı da "30'uma geldim, ben giymeyeyim de kim giysin!". Ah şu Ally McBeal sendromu. Sen ne iğrenç bir sendrommuşsun öyle!

Kına gecesi halkın arasından kopup gelen bir eğlence anlayışı olduğu için hiç de öyle klas, elit bir eğlence değildir. Cırtlak sesiyle 8. sınıf bir şarkıcı, önceden hazırlanmış müzik efektleri ile orgunu dillendirir ve şarkılarını çığırır. Söylemez ama, dikkatinizi çekerim, çığırır! (Fastforward tuşuna basarak bu rezil işkenceyi kısa kesiyorum!) Herkes saçma sapan göbek atar, arada elini ağzına götürerek yanındankine bir şey söyler ve şuh kahkahalar atar. Oynarlar, ara verilir, orada gelin kıyafet değiştirir, sonra yine oynarlar. Gecenin bitmesine yarım saat kala kına kıyafetleri ile gelin gelir ve "Yüksek Yüksek Tepelere" şarkısı ile ağlatılır. Ağlamazsa kızcağız hakkında kötü gelin diye dedikodu çıkarılır. Eline kına yakılarak üzerine çeyrek veya bilimum altınlar konulur. Kına ve çerez dağıtılır ve gece bittiğinde büyük bir oh çekilir!

Gelelim Düğün Gününe. Gün diyorum, çünkü teyzemin kızının düğünü gibi gündüz olabilir bazı düğünler. Düğünde kadınlar saklı cevherlerini ortaya çıkarır. Daha şık kıyafetler giyilir, saçlar daha özenli yapılır! (ya da öyle zanneder kuaför kurbanları) ve makyajlar mutlaka Bülent Ersoy makyajı gibi olur. Gelinin yakınları süsü daha da abartır tabi, erkek tarafıyla sidik yarışı olduğu için bu yarışı kaybetmeyi göze alamazlar. Erkeklere hiç girmiyorum, çünkü onlar bu "freak-show"u sadece şaşırarak izler.

Gelinbaşı mevzusu vardır ayrıca. Erkek tarafı şu kadar akrabasını getirecek kuaföre, kız tarafı bu kadar akrabasını getirecek diye kavga çıkar hep. Gelinbaşının fiyatı kuaförün kalitesine göre bazen milyarları bulur. Konu ile ilgili gelin başı faciasını daha önce Her Boku Bilen Adam incelemişti hatırlarsanız. (Bkz. Gelin Başı)

Düğünler klişedir zaten, hep aynı şeyler. Gelin ve damadın ailesinin şeker ve kolonya ile karşılamasından tutun da en güzel masayı kapma savaşlarına kadar her şey sırayla yapılır. Dans pistinde koşup duran küçük orospu çocukları. Popstar olamayıp düğün salonlarına düşmüş ama özgüvenini kaybetmemiş düğün şarkıcıları. İğrenç şarkı seçimleri. Gelin ve damada "fake" plastik pastayı kestirip tadı yavan başka pasta ve gazoz dağıtımı. Elini ağzına götürüp bol bol dedikodu yapma. İlk önce damat tarafının daha sonra da gelin tarafının bitmek bilmeyan takı merasimi. Gelin odasında takıları erkek tarafı mı kız tarafı mı tutacak savaşları. Bayılmalar ve bileklere kolonya. Ve uzayıp giden garip ritüeller!

Ama düğünün en vazgeçilmezi kuşkusuz düğün çemberidir. Kız tarafı kendi çemberini, erkek tarafı kendi çemberini ve çiftin arkadaşları da kendi çemberlerini oluşturur. Yukarıdan bakılsa "Signs" gibi bir bilimkurgu filmi bile çıkar bu çemberlerden. Her çemberdeki dans eden birey ellerini çırparak ayaklarıya "Emrah - Haydi Şimdi Gel" hareketleri yapar. Gelin ve damat hiçbir çemberi kırmak istemez. Bu yüzden konsomatris gibi her çemberde 5-10 dakika sallanıp dans ettikten sonra sıradaki çembere geçer. Çemberde meydana gelen en komik durum çemberdeki her bireyin sırayla çemberin ortasına kendisini atması ve herkese sırayla dönerek dans etmesidir. Gazını alamayan ve sırasını bekleyemeyen dansçı gençlerden biri mutlaka dans edenin karşısına geçer ve hep beraber deli gibi dans ederler. En sinir olduğum da dans etmek istemeyen birisinin çemberin merkezine itile kakıla sokulması ve dans ettirilmesi. Sahi, neden milletçek club'larda bile çember halinde dans ediyoruz ve o çemberin ortasında hep 1 veya 2 kişi oluyor?!

Böyledir işte düğünler. Hayatın gereksiz ve vazgeçilmez bir parçası!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Yahşi Batı

Yahşi Batı, 1880'de Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Lemi Bey ve Aziz Bey'in dönemin padişahı tarafından gönderildikleri Amerika'da başlarına gelen olayları anlatan bir kovboy komedisi. Senaryosu Cem Yılmaz tarafından yazılan ve Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Cem Yılmaz, Ozan Güven, Demet Evgar, Zafer Algöz, Özkan Uğur, Dilek Çelebi, Ferdi Sancar yer alıyor. 'Yahşi Batı' için Kemerburgaz'da 500 bin liraya mal olan ve içinde kiliseden bara, cenaze levazımatçısından şerif bürosuna kadar her şeyin olduğu bir kasaba kuruldu.

Filmin ilk fotoğrafları gazetelerde yayınlandı. Biz de boş durmadan biz de yayınlayalım, hem de hepsini :) Film gerçekten güzel olacak. Merakla bekliyorum :) ( Fotoların bütük hallerine üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.















3 Ağustos 2009 Pazartesi

Non-celebration!

Madonna'yı çok severim. Micheal Jackson'dan sonra, ölürse ikinci ve son kez ağlayacağım kişidir. Evet, İstanbul'a gelirse de en önde zıplarken göz göze gelebilmek için stadyumda 15 leş bile atarım önüne ama, ama, ama...

Sırf para kazanacağım diye yapılan Greatest Hits olayından nefret ederim, hele hele 5-10 yılda bir yapılanlardan daha çok nefret ederim. Bir de göz boyamak için 1-2 tane de yeni şarkı attırıverirler CD'ye. Madonna da onlardan biri ve onu anlayamıyorum. Paragözcülük mü, hırs mı, müzil aşkı mı hala çözebilmiş değilim. "Confessions on a Dance Floor" gibi süper bir albümden sonra fazla beklemeden "Candy Shop" albümünü çıkardı. Diğer albümle kıyaslanırsa vasattı, arasından ağızlarda dolanan hit bile çıkmadı. Şimdi bu yetmezmiş gibi Greatest Hits çıkarıyor Eylül'de, içine de yeni bir şarkı koymuş; "Celebration".

Şarkı o kadar kötü ki, Paul Oakenfold'in miksi bile kurtarmaz şarkıyı. Paul Oakenfold'i DJ'lik mertebesine çıkaranı zaten alnını karışlamak lazım! Şarkı 80'ler mi 90'lar mı eurotrash mi, eski şarkılarının yama yapılmış hali mi belli değil, ne idüğü belirsiz bir şarkı. Demet Akalın bile daha iyi şarkı seçiyorken günümüzde bu şarkı neyin nesi bre Maddy! A be tembel, a be vasatlaşmaya giden kadın. Kabala merkezlerine gideceğine, Pilates yapacağına biraz daha paraya kıyıp adam akıllı şarkı alsana.

Çok kızdım bak, İstanbul'a gelirsen konserine gelmeyebilirim de :)




28 Temmuz 2009 Salı

Rock n Coke ve Juliette Lewis ve The Prodigy

Dostlarımla Rock and Coke'a en son 2006'da gitmiştik. (Duyan da her sene gitmişiz sanacak!) İlki 2005 yılında yapılmıştı sanırım, o sene farklı nedenlerden gidememiştik. Belki biraz para belki biraz çalışıyor oluşumuz yüzünden. Ama 2006'dakini kaçırmadığımız için çok şanslıyım, Muse'u canlı canlı dinleme şansını elde ettik. Müthiş bir performanstı, hala taze taze hafızamda duruyor.

Bu sene tekrar yapılacağını duyduğumuzda mutlaka gitmeliyiz dedik ve festivale 2 gün kala biletleri alıverdik. Festival bizi bekliyordu artık. 2006'da ben, Daisy ve Talihsiz Şeyler Kişisi gitmiştik. Bu sene Daisy Berlin'de olduğundan, Talihsiz Şeyler Kişisi, Desdinova ve ben yollara döküldük. Kadıköy'de festival servisini beklerken dostlarım öğrencilik yıllarını özlemiş olmalı ki Tekel bayisine gidip birer litrelik kola ve fanta alıp yarısını boşaltarak içine vodka koydular. Festivale gidene kadar zum oldular tabii. Ben yeşilaycıyım, hiç o taraklarda bezim yok :)

Festival alanına geldiğimizde yüzlerce metre yürümek zorunda kaldık. Ot, kokain ve bilimum malzemeler için sıkı bir arama yaptıktan sonra shuttle yardımı ile festivale ulaşabildik. İnsanlar ilginçti her zamanki gibi. Tarzlar, saçlar, giysiler. Bir nevi Converse festivali de sayılabilirdi. Festivalin resmi ayakkabısı Converse'ti. Converse'ın ne kadar yırtık ve kirliyse o kadar alternatiftin! AKP zihniyetinden mi yoksa İstanbul'un muhafazakarlığından mı anlayamadığım bir muhafazakarlık çöktü üzerime orda. Şu gençliğin haline bak dedim, Ahlaki Erozyon dedim, sonra da "Fuck Off" deyip silkelendim ve kendime geldim :) Eğlenme zamanıydı!

Emre Aydın'ı izledik ilk olarak. Eskiden severdim onu, ama şimdi antipatik geliyor bana. Sebebi bilinmez! Belki de günlerce ve aylarca uyumayarak mesaj gönderip MTV ödülü alması olabilir :)

Ardından bir Juliette Lewis çıktı ki neler kaçırdığınızı anlatamam. Hayran ve aşık olunası Rock'ın yeni Tanrıçası! O enerji, o danslar, o hareketler inanılmazdı. Hatun hiç yerinde durmadı. Sürekli koşturmacadaydı. Onu izlerken çok eğlendim. Desdinova "Natural Born Killers"taki hatun olduğunu öğrenince daha bir aşık baktı Juliette'e. Kendimden de utandım, kendimi yaşlı hissettim onu görünce. Kadın kudurdu resmen, hayat doluydu.

Duman performansı da iyiydi ama yeni şarkıları çok fenaydı. Neyseki eskilere nur yağdı o akşam da yine zıpladık, oynadık. "Herşeyi yak" şarkısını arabesk ve ağdalı söylerken birden şarkıyı mutantlaştırarak "Billie Jean"e dönüştürdü ve Kral Jackson'a selam çaktı. Çok güzeldi. Küçük güzel ve mutlu anlardandı.

Şarkı aralarında kah Kamıkaze'ye binip kafamızdaki damarları basınçla şişirip tepelere çıkıyorduk kah Dream Tv standında Karaoke söylüyorduk. 2 CD kazandılar bizimkiler, bana verdiler tabii :)

Gecenin en özel konseri The Prodigy konseriydi. Ben hayatımda bu kadar çok eğlendiğimi ve yorulduğumu hatırlıyorum. Gerçek bir deneyimdi. İnanılmaz bir enerji ve inanılmaz coşkulu seyirci kitlesi ile unutulmaz konserlerin arasına girdi. Breathe, Warrior's Dance, Firestarter'da zıplamaktan ayaklarımızı hissetmiyorduk. Tam biz gidiyoruz konser bitti derken Bis yapıp geri çağırdık elemanları. Smack My Bitch Up söylemeselerdi kabim kırık ayrılacaktım zaten konserden.

Smack My Bitch Up'ta orda olunmalıydı. Coşkunun zirve noktasıydı, orgazm gibiydi. Zenci eleman "Get the Fuck Down" diyerek hepimizi oturttu yerimize ve şarkının en yüksek ritminde hepimiz aynı anda zıplayarak kalktık. O an görülmeye ve yaşanmaya değer bir andı. Yüksek doz mutluluk ve tatminle geceyi sonlandırdık. Bir daha gelse yine gideriz abiii! :)


P.S 1: O kadar ot aramasına rağmen insanlar neresine otu sokup içeri soktularsa Prodigy'de deli gibi ot kokuyordu her taraf:)

P.S 2: Size de birkaç video;

Juliette Lewis'in vblog'undan bir parça. Ne kadar hiperaktif değilmi. Özellikle 1:23 dakikaya dikkat. Kız 12'sinde bile albüm çıkarmış ya. İnanılmaz!



Bu da Rock n Coke'taki muhteşem Prodigy'nin Smack My Bitch Up performansı. Görüntü amatör ama heyecan profesyonel! Özellikle 3:34 dakikasına dikkat. Get the Fuck Down kısmına :)